Subscribe to Receive Updates on New Blog Posts

 
 
 

Thanks for submitting!

  • Ceyhun Özsoylu

Klein – Haset ve Şükran (Kitap Notları)

Updated: Jun 10


Doğum öncesi durumu idealleştirme eğiliminin çok temel bir tutum olduğunu daha önce de söylemiştim. İdealleştirmeye çok sık konu olan bir başka alan da anne-çocuk ilişkileridir. Bu noktada geriye dönük bir idealleştirmeye en çok başvuranlar da geçmişte bu ilişkide yeterince mutlu olamamış kişilerdir


Aşırı idealleştirme, zulmedilme kaygısının asıl etken olduğunu gösterir. İdealleştirme, zulmedilme kaygısının uzantısıdır-ona karşı bir savunmadır- ve ideal meme de yiyip bitirici memenin karşılığıdır. İdealleştirilmiş nesnenin benle bütünleşmesi, iyi nesneninkinden çok daha zayıftır, çünkü kaynağında zulmedilme kaygısının payı, sevme yetisininkinden çok daha büyüktür. Bazı insanlar, aşırı hasetten kaynaklanan iyi nesne edinme yetersizlikleriyle başa çıkmak için nesneyi idealleştirme yoluna saparlar. Bu ilk idealleştirme oldukça kırılgandır, çünkü iyi nesne karşısında duyulan haset, sonunda nesnenin idealleştirilmiş yanına da yönelecektir. Açgözlülük ayrımsız özdeşleşmelerde önemli bir etkendir, çünkü her şeyin en çoğunu alma ihtiyacı seçme ve ayrım yapma yeteneğini zedeler. Bu yeteneksizlik, ilksel nesneye ilişkin olarak ortaya çıkan iyi-kötü karışıklığıyla da bağlantılıdır. İlksel iyi nesneyi görece güvenli bir biçimde kurabilmiş olan kişiler, nesnenin kusurlarını görseler de ona duydukları sevgiyi sürdürebilirler; bunu yapamamış olanların aşk ve arkadaşlık ilişkilerindeyse sürekli bir idealleştirme ihtiyacı görülür. İdealleştirmeye dayanan ilişki çökmeye yatkındır; sevilen nesnenin yerine sık sık bir başkasını geçirme zorunluluğu doğar; çünkü hiçbiri beklentileri tam karşılayamıyordur. Eskiden idealleştirilen kişi zulmedici bir figür olarak görülmeye başlanır (bu da idealleştirmenin temelde zulmedilme kaygısının karşılığı olduğunu ortaya koyar) ve öznenin hasetli ve eleştirici düşünceleri bu kişiye yansıtılır. Çok önemli bir nokta da şudur: Benzer süreçler kişinin iç dünyasında da işliyordur; çok tehlikeli nesnelerle dolmuştur iç dünya. Bütün bunlar kişinin dış ilişkilerinde bir dengesizliğe yol açar. Daha önce ayrımsız özdeşleşme bağlamında söz ettiğimiz zayıf benin bir özelliği de budur.

İyi nesneyle ilgili kuşkular güvenli bir anne-çocuk ilişkisinde bile kolayca ortaya çıkabilir; bunun tek nedeni çocuğun anneye çok bağımlı olması değildir; aynı zamanda, kendi açgözlülüğüne ve yıkıcı itkilerine yenik düşmekten kaygılanıyordur çocuk – depresif durumlarda önemli bir etkendir bu kaygı. Yaşamın her evresinde, kaygının basıncı altında, iyi nesneye duyulan güven ve inancın sarsılması mümkündür; ancak, benin kendini yeniden bütünleştirmeyi ve iyi nesnelerini yeniden güvenli bir biçimde yerleştirmeyi başarıp başaramayacağını belirleyen etken, bu tür kuşku, küskünlük ve zulmedilme durumlarının yoğunluğu ve süresidir. İyinin varlığı konusunda beslenen umut ve güven, günlük yaşamda hep görüldüğü gibi, kişilerin zorlukları aşarak zulmedilme kaygısına başarıyla karşı koymalarını sağlar.


Yasın derinlemesine çalışılmasını, normal koşullarda, erken iyi nesnelerin yeniden kurulduğu bir süreç olarak tanımlamıştım. Bu derinlemesine çalışma ilk kez bebeğin depresif konumla başa çıkabilmesiyle hedefine ulaşır.


Bazı bebeklerde, genitalliğe kaçış, çift değerli duyguların yöneldiği ilk nesneye duyulan nefret ve zarar verme isteğine karşı bir savunmadır aynı zamanda. Genitalliğin vaktinden önce başlaması, suçluluğun erken doğmasıyla da ilgili olabilir ve genel olarak paranoid ve şizoid vakalarda görülen bir durumdur.


Bebek depresif konuma ulaşıp da kendi ruhsal gerçekliğiyle yüzleşme gücü arttığında, nesnenin kötülüğünün büyük ölçüde kendi saldırganlığından ve bunun sonucu olan yansıtmalardan kaynaklandığını da sezer. Bu seziş, bu içgörü, aktarım durumunda da görebileceğimiz gibi, depresif konum en yüksek noktasına ulaştığında şiddetli bir zihinsel acıya ve suçluluğa yol açar. Ama aynı zamanda rahatlama ve umut duyguları da verir, bu da hem nesnenin hem de benliğin iki yönünü bir araya getirmenin zorluğunu hafifletir ve depresif konumun içinden derinlemesine çalışmayla geçme çabasını kolaylaştırır. Bu umut, giderek güçlenen bir bilinçdışı bilgiye dayalıdır: İçsel ve dışsal nesne, daha önceki bölünüp koparılmış haliyle göründüğü kadar kötü değildir aslında. Nefretin sevgiyle yumuşatılması, nesnenin bebeğin zihnindeki durumuna da düzeltir. Geçmişte tahrip edilmiş olduğuna ilişkin duygu gittikçe hafifler, gelecekte tahrip edilme korkusu da azalır.


Anneyle iyi bir ilişkiden kaynaklanan oral doyum yetisi, genital orgazm yeteneğinin de temelidir (Freud)


Erkeklerde anne göğsüne duyulan haset çok önemli bir etkendir. Eğer güçlüyse ve bu yüzden oral doyum zayıflamışsa, nefret ve kaygılar vajinaya aktarılır. Normalde genital gelişim erkek çocuğun anneyi bir sevgi nesnesi olarak korumasına imkân sağlarken, oral ilişkideki derin bir rahatsızlık, kadınlara karşı genital tutumda ciddi zorluklara yol açar. İlkin göğüsle sonra da vajinayla olan rahatsız ilişkinin farklı sonuçları vardır; genital iktidarın zayıflaması, genital doyuma yönelik zorlantılı bir ihtiyaç, cinsel ilişki düşkünlüğü ve eşcinsellik bunlardan bazılarıdır.


Eşcinselliğe bağlı suçluluk duygusunun bir kaynağı, anneden yüz çevirmiş ve babayla (ve penisiyle) bir olup ona ihanet etmiş olma düşüncesidir. Hem Oidipus evresinde hem de yaşamın sonraki dönemlerinde bu “sevilen kadına ihanet” öğesi, açıkça eşcinsel nitelikte olmasa bile erkeklerle ilişkilerde rahatsızlık gibi bazı sonuçlar doğurabilecektir. Öte yandan, sevilen bir kadına karşı duyulan suçluluğun ve buna eşlik eden kaygının çoğu zaman o kadından kaçma isteğini ve eşcinsel eğilimleri güçlendirdiğini de gözlemlemişimdir.


Memeye duyulan aşırı haset bütün kadınca özelliklere de yönelme eğilimindedir – Özellikle de kadının çocuk doğurma yetisine. Eğer gelişim başarılı olursa, erkek bu doyurulmamış kadınsı istekleri karısıyla ya da sevgilisiyle iyi bir ilişki kurarak ve onun kendisine vereceği çocukların babası olarak telafi edebilir. Bu ilişki ona çocuklarıyla özdeşleşme gibi eski haset ve hüsranları telafi eden yaşantıların da kapısını açabilecektir; ayrıca çocuğu kendisinin yaratmış olduğu duygusu da erkeğin annesinin dişiliğine yönelik eski hasetini zayıflatmaya ve gidermeye yardım eden bir etkendir.


Haset, hem erkekte hem de kadında, karşı cinsin özelliklerini ondan çekip alma isteğinde önemli bir rol oynar; ebeveynin aynı cinsten olanının özelliklerine sahip olma veya onları bozma isteği de buna eşlik eder. Öyleyse, gelişimleri ne kadar farklı olursa olsun, her iki cinsin de düz ve ters Oidipus durumlarında paranoid kıskançlık ve rekabetin kökeninde ilk nesne olan anneye -daha doğrusu memeye- duyulan aşırı haset yatmaktadır


Besleyen ve anneyle sevgi ilişkisini başlatan “iyi” meme yaşam içgüdüsünün temsilcisidir ve aynı zamanda yaratıcılığın ilk belirtisi olarak algılanır. Bu temel ilişkide bebek sadece arzuladığı doyumu almakla kalmaz, aynı zamanda yaşatıldığını da hisseder. Çünkü aç bırakılma korkusunu –hatta belki de her türlü fiziksel ve zihinsel acıyı- uyandıran acıkma duygusu, ölümün tehdidi olarak algılanmaktadır. Ama iyi ve yaşatıcı bir içsel nesneyle özdeşleşme sağlanabilmiş ve sürdürülebilmişse, bu açlık duygusu yaratıcılığın da kaynağı olur. Bu, yüzeysel olarak, başkalarının sahip olduğu prestije, güce ve zenginliğe imrenme olarak görünse de asıl amacı yaratıcılıktır.Yaşam verme ve yaşamı koruma yetisi en büyük yetenek olarak görülür ve böylece yaratıcılık da hasete yol açan en derin neden olur. Hasetin yaratıcılığı hedef alan bozucu etkinliğinde Milton’un Yitik Cennet’inden örnek verilebilir. Tanrı’ya haset duyan Şeytan, Cennet’i gaspetmek istemektedir; Cennet’teki göksel yaşamı bozmak, kirletmek üzere Tanrı’ya savaş açar ve Cennet’ten atılır; öteki düşmüş melekleriyle birleşir ve Cennet’e rakip olarak Cehennem’i kurar. Artık Tanrı’nın yarattığı her şeyi tahrip etmeye yönelen yıkıcı güç haline gelmiştir.


Bebeklik döneminde yaşanan mutluluk ve kişiliği zenginleştiren iyi nesne sevgisi, bence haz duyma ve yüceltme yetilerinin asıl kaynağıdır ve etkileri yaşlılık döneminde de hissedilir. “Ömrünün başlangıcıyla sonu arasında anlaşma olan kişi mutludur” demişti Goethe. “Başlangıç”, anneyle mutlu ilişkidir bence; bütün yaşam boyunca nefret ve kaygıyı bu ilişki hafifletir ve insana yaşlılığında bile destek ve tatmin duygusu verir. İyi nesneyi sağlam ve güvenli bir biçimde kurabilmiş bir bebek, yetişkinlik döneminde kayıplara ve yoksunluklara karşı telafiler geliştirebilir. Hasetli kişi bütün bunları kendisinin hiçbir zaman elde edemeyeceği şeyler olarak görecektir, çünkü tatmin olması imkânsızdır. Böylece haseti daha da artar.


Daha depresif tiplere özgü bir savunma da benliğin değersizleştirilmesidir. Bazı insanların yeteneklerini geliştirip başarılı biçimde kullanamadığı görülür. Ama bazı vakalarda, bu tavır sadece belli durumlarda, örneğin önemli bir figürle rekabet söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Kendi yeteneklerini değersizleştirmekle hem haseti yadsımış hem de haset duymalarından ötürü kendilerini cezalandırmış olurlar. Kendini başarıdan yoksun bırakma tavrının kuşkusuz başka belirleyicileri de vardır; ve değindiğim bütün tavırlar için de geçerlidir bu. Ama söz konusu savunmanın en derin nedenlerinden birinin, haset yüzünden iyi nesneyi koruyamamış olmanın mutsuzluğu ve suçluluğu olduğunu da yine vurgulamak isterim. İyi nesnelerini ancak zorla kurabilmiş olan insanlar, onun rekabetçi ve hasetli duygular yüzünden bozulacağı ve yitirileceği kaygısını taşırlar; ve bu yüzden rekabetten ve başarıdan kaçınmak zorunda hissederler.


Hasete karşı bir başka savunma da açgözlülükle ilişkilidir. Bebek memeyi çok açgözlü bir biçimde içselleştirmekle ona bütünüyle sahip olup denetimini eline geçireceğini, memede bulunan bütün iyiliğin kendisine geçeceğini hissediyordur. Hasete karşı koymak için başvurulur buna. Ama içselleştirmenin bu açgözlü niteliği de kendi yenilgisinin tohumunu içinde taşır. Daha önce de söylediğim gibi, sağlam temeller üzerine kurulmuş ve böylece özümlenmiş bir iyi nesne, sadece özneyi sevmekle kalmaz, kendisi de onun tarafından sevilir. İyi nesneyle ilişkinin temel özelliği olan bu karşılıklı sevgi, idealleştirilmiş nesne için geçerli değildir, ya da çok az geçerlidir. Öznenin nesneyi aşırı sahiplenişi onu içeride tahrip edilmiş bir zulmediciye dönüştürür ve böylece hasetin sonuçları da tam olarak giderilememiş olur. Buna karşılık, sevilen bir insana karşı yeterince hoşgörü duyuluyorsa, bu hoşgörü başka insanlara da yansıtılır ve böylece bu insanlar da dost figürlere dönüşür.


Çok sık kullanılan bir savunma yöntemi de kişinin kendi başarısı, sahip oldukları ve iyi talihiyle haseti başkalarında kışkırtması ve böylece hasetin yaşandığı durumu tersine çevirmesidir. Bu yöntemin sonuçsuzluğu, yol açtığı zulmedilme kaygısından kaynaklanır. Hasetli insanların, özellikle de hasetli içsel nesnenin en kötü zulmediciler olduğu hissedilir. Bu savunmanın etkisiz kalmasının bir başka nedeni de son tahlilde depresif konumdan kaynaklanmaktadır. Başkalarında ve özellikle de sevilen insanlarda haset uyandırma ve onlara karşı zafer kazanma arzusu, suçluluğa ve onlara zarar verme korkusuna yol açar. Böylece doğan kaygı da kişinin kendi sahip olduklarından zevk almasını zorlaştırır ve haseti yine arttırır.


Bir başka savunma da sevgi duygularının boğulması ve nefretin şiddetlendirilmesidir. Oldukça sık kullanılan bir yöntemdir bu, çünkü sevginin nefret ve hasetle birleşmesinin doğurduğu suçluluktan daha az acı verir. Bu savunma kendini nefret biçiminde değil de aldırmazlık biçiminde ortaya koyabilir. Buna yakın bir başka savunma da insanlarla temastan kaçınmadır. Bağımsızlık ihtiyacı – ki bildiğimiz gibi gelişimin normal bir olgusudur- şükrandan ya da nankörlük ve hasetin doğurduğu suçluluktan kaçınmak için iyice pekiştirilir. Analizde bu bağımsızlığın aslında hayli yapay olduğunu görürüz: Kişi, içsel nesnesine bağımlı kalmıştır.


Herbert Rosenfeld, kişiliğin en yıkıcı ve hasetli kısımları gibi, bölünüp ayrılmış parçalarının bir araya geldiği ve bütünleşmede bazı adımların atıldığı durumlarla başa çıkmak için geliştirilmiş özgül bir yöntemden söz eder: Bölünmenin giderilmesinden kaçınmak amacıyla “eyleme koyma”ya başvurulmaktadır. Kanımca, eyleme koyma, bütünleşmeden kaçınmak için kullanıldığı ölçüde, benliğin hasetli kısımlarını kabullenmenin uyandırdığı kaygılara karşı bir savunma haline gelir.


Yıkıcı itkilere, zulmedilme kaygısına ve depresif kaygıya karşı geliştirilen savunmalarla hasete karşı kullanılan savunmalar arasında sıkı bir bağ vardır. Başarı dereceleri de birçok iç ve dış etkene bağlıdır. Daha önce de söylendiği gibi, haset güçlüyse ve bu yüzden bütün nesne ilişkilerinde ortaya çıkma eğilimindeyse, ona karşı kullanılan savunmalar da dengesiz ve cılız görünür; oysa hasetin fazla etkisinde olmayan yıkıcı itkilere karşı geliştirilen savunmalar –ketlenmelere ve kişiliğin sınırlanmasına yol açabilseler de- çok daha etkili görünmektedir.


Şizoid ve paranoid özelliklerin arttığı durumlarda hasete karşı kullanılan savunmalar başarılı olamaz, çünkü nesneye yönelik saldırılar zulmedilme duygusunun artmasına yol açar; bu da ancak yeni saldırılarla üstesinden gelinebilecek bir durum yaratır, başka bir deyişle yıkıcı itkiler güç kazanır. Böylece, hasete karşı koyma yeteneğinin zedelenmesine yol açan bir kışır döngü ortaya çıkar. Özellikle şizofrenik vakalarda görülen bu durum, tedavilerinde karşılaşılan güçlüğün nedenlerinden biridir.


İyi nesneyle olan ilişki belli bir denge kazanmışsa sorunla başa çıkmak da daha kolay olur, çünkü depresif konumun derinlemesine çalışılmasında belli bir yol alınmış demektir. Depresyon ve suçluluk deneyimi, sevilen nesneyi esirgeme ve haseti sınırlama isteğinin ifadesidir. Depresif özellikler paranoid ve şizoid özelliklere ağır bastığı ölçüde tedavi olasılığı da daha yüksek olacaktır.


Onarım yapma isteği ve haset duyulan nesneye yardım etme ihtiyacı da hasete karşı koyma yolunda önemli araçlardır. Bu, son kertede, yıkıcı itkilere karşı koymak amacıyla sevgi duygularının seferber edilmesi demektir.


Hasta bütünleşme doğrultusunda bir ilerleme kaydettiğinde, başka bir deyişle kişiliğinin hasetli, nefret eden ve edilen kısmıyla öteki kısımları birbirine yaklaştığında, şiddetli kaygıların ortaya çıkması ve hastanın kendi sevgi eğilimine duyduğu güvensizliğin artması çok muhtemeldir. Sevginin bastırılıp boğulmasının –ki bunun depresif konumda başvurulan manik savunmalardan biri olduğunu söylemiştim- kaynağında, yıkıcı itkilerden gelen tehdit ve zulmedilme kaygısı vardır. Yetişkinlerde, sevilen bir kişiye bağımlılık çocukluğun çaresizlik yaşantısını yeniden canlandırır; bu da alçaltıcı bir durum olarak görülür. Ama burada söz konusu olan sadece çocukluk çaresizliği de değildir: Çocuk annesine fazlaca bağımlı olabilir, çünkü kendi yıkıcı itki ve davranışlarının onu zulmedici ya da yaralı bir nesneye dönüştürmesinden fazlaca kaygılanıyordur; ve aktarım durumunda bu kaygı yeniden yüze çıkabilir. Öte yandan, bir kez sevgiye izin verilirse nesnenin açgözlülüğe kurban gideceği kaygısı da sevgi eğilimlerinin bastırılmasına neden olabilir. Korkulan bir şey de sevginin gereğinden çok büyük olmasıdır. Nefretin ve yıkıcı itkilerin faal olduğuna ilişkin bilinçdışı bilgi, hastanın sevgisini –kendine veya başkalarına itiraf etmekten kaçınırken kendini daha dürüst ve içten hissetmesini sağlayabilir.


Erken yaşantılara dönecek olursak, hasta çocukken ailesinden daha güçlü olduğu; hatta anneyi kendisinin doğurduğu ve onun memesine sahip olduğu yolunda fanteziler beslemiş olabilir. Öyleyse annenin malını gaspeden de çocuk değildir; tam tersine, anne çocuğu soymuş ve memeden yoksun bırakmıştır. Böylece yansıtma, tümgüçlülük ve zulmedilme duygusu doruğa çıkar. Bilimsel çalışmalarda ve benzer etkinliklerde birinci olma duygusunun güçlü olduğu durumlarda bu fantezilerin bazıları ön plandadır. Birinci olma tutkusunu besleyen başka etkenler de vardır; ilksel nesneye veya ikamelerine yöneltilen haset ve saldırganlıkla bağlantılı olan suçluluk duygusu böyle bir etken olabilir. Çünkü ilksel nesneyi soymanın verdiği suçluluk yadsımaya yol açmış ve bu yadsıma da mutlak özgünlük iddiası biçiminde ortaya çıkmıştır: Kişi, nesneden herhangi bir şey almış veya kabul etmiş olma ihtimalini bütünüyle dışta bırakmak istiyordur.


Bu türden derin ve ağır rahatsızlıkların analizi, olağanüstü hasetli ve tümgüçlü tavırların sonucu olan potansiyel bir psikoz tehlikesine karşı da çoğu kez bir güvence sağlar. Ama bütünleşme çabasında çok aceleci davranmamak gerekir. Eğer kişiliğindeki bölünmenin farkına varışı çok ani olursa, hastanın bu bölünmeyle başa çıkması zorlaşır. Daha büyük bir bütünleşme sağlanıncaya kadar yıkıcı yönler tekrar tekrar bölünüp ayrılacak ve hep yeniden kazanılacaktır. Ama sonuçta sorumluluk duygusu güçlenecek, suçluluk ve depresyon daha derinden hissedilecektir. Bu gerçekleştiğinde ben de güçlenmiş, hasetle birlikte yıkıcı itkilerin mutlaklığı azalmış ve bölme süreçleri boyunca tutuklu kalan sevgi ve şükran yetisi serbest kalmıştır. Böylece hastanın bölüp ayırmış olduğu yönlerini kabullenmesi giderek kolaylaşacak ve benliğini yerine sevdiği nesneye karşı yıkıcı itkilerini bastırma yeteneğini kazanacaktır.


Beklenmedik bir biçimde suç işleyen ya da psikotik çöküş yaşayan bir kişi, benliğinin bölünüp ayrılmış tehlikeli kısımlarının birdenbire farkına varmış olabilir. Sırf bir suç işlemekten kaçınabilmek amacıyla kendilerini tutuklattırmaya çalışan insanların varlığı bilinir.


Bütünleşme sürecinde kazanılan içgörüyle birlikte hastalar kendi benliklerinde potansiyel olarak tehlikeli bölgeler bulunduğunu da daha iyi görmeye başlarlar. Ama bölünüp ayrılmış nefret ve hasetin yanında yeterince sevgi seferber edilebilirse bu duygular da dayanılabilecek düzeye iner. Bu süreçte, benliğin yıkıcı ve bölünüp ayrılmış bir kısmına yenik düşme tehlikesi gibi daha önce değindiğim çeşitli kaygı içerikleri de azalır. Bu tehlikenin daha büyük görünmesine yol açan etken erken dönemin aşırı tümgüçlülüğüdür: Bu tümgüçlülük sanısı, verilen zararın da fantezi dünyasında dev boyutlara bürünmesine yol açmaktadır. Birey düşmanlık duygularının daha iyi farkına varıp onları kişiliğine bütünleştirebildiği ölçüde sevilen nesnenin bu türden duygularla tahrip edileceği kaygısı da azalır. Bütünleşme yolunda kaydedilen ilerlemeler, örneğin hastanın yeniden inisiyatif göstermeye, daha önce karar veremediği sorunlarda kararlı davranmaya ve genel olarak yeteneklerini daha özgürce kullanmaya başlaması, analiz sırasında hissettiği acının da yavaş yavaş hafifletmesini sağlar. Depresyon hali zaman zaman yine kendini gösterse de hastanın zevk alma yeteneği çeşitlenir ve gelişir; hastanın ruhsal dünyasında umut yeniden belirmiştir şimdi. İyi nesne sağlamca kurulabildiği ölçüde yaratıcılık da artar ki bu da başarı kazanılmış vakalarda haset ve yıkıcılığın analizinin sonucudur. Bütün bu değişmeler, sonuçta kişiliğin zenginleşmesi demektir. Nefret, haset ve yıkıcılıkla birlikte benliğin yitirilmiş başka parçaları da analiz içinde yeniden kazanılmıştır. Öznenin kendini daha bütünlüklü bir kişilik olarak görmesi, kendi üzerindeki denetimini güçlendirmesi ve genel olarak dünyayla ilişkisinde kendini daha güvenli hissetmesi de çok büyük bir rahatlık kaynağıdır.


Kişiliğin bölünüp ayrılmış kısımlarını yeniden kazanma yeteneği, normal gelişimin önkoşullarından biridir bence. Bu da bölmenin depresif konumda bir ölçüde aşılması ve giderek yerini itki ve fantezilerin bastırılışına bırakması anlamına gelir.


Başlangıçtan beri bütün duygular kendilerini ilk nesneye bağlarlar. Eğer yıkıcı itkiler, haset ve paranoid kaygı çok fazlaysa bebek dıştan kaynaklanan her türlü tatminsizlik ve hüsranı büyük ölçüde çarpıtıp abartır ve annenin memesi de hem dış hem de iç dünyada esas olarak zulmedici bir nesneye dönüşür. Böyle bir durumda gerçek doyum yaşantıları bile zulmedilme kaygısını yeterince hafifletmeyecektir. Analistin bir iyi nesne olarak içe yansıtılması, eğer idealleştirmeye dayalı değilse, geçmişte eksikliği hissedilen bir içsel iyi nesnenin oluşmasını sağlayabilir. Ayrıca, yansıtmaların hafiflemesi ve böylece hoşgörü artarken küskünlük ve hıncın azalması da, geçmişin gerçek yaşantıları ne kadar olumsuz olursa olsun hastanın orada bazı tatlı anılar ve özellikler bulmasına yardım edecektir. Bunu sağlamanın yolu, bizi en eski nesne ilişkilerine götüren olumlu ve olumsuz aktarımın analizidir. Bütün bunları mümkün kılan etken, analizle sağlanan bütünleşmenin başlangıçta zayıf olan beni güçlendirmiş olmasıdır. Psikotiklerin analizi de aynı doğrultuda sürdürülebilir. Daha bütünleşmiş ben, bebeklikte yüzleşemediği suçluluk ve sorumluluk duygularını taşıyıp yaşayabilecek hale gelir. Nesne sentezi ve buna bağlı olarak nefretin sevgiyle hafifletilmesi mümkün olurken yıkıcı itkilerin görünümleri olan açgözlülük ve hasetin de şiddeti azalır.


Şöyle de özetleyebiliriz bütün bu süreci: Zulmedilme kaygısının ve şizoid düzeneklerin etkisi azalmıştır; hasta depresif konumu derinlemesine çalışma faaliyetini sürdürebilmektedir. Bir iti nesne kurma konusundaki o ilk yetersizlik bir ölçüde aşılınca haset azalır ve hastanın zevk alma ve şükran yeteneği adım adım artar. Bu değişmeler hastanın kişiliğinin hemen her yönü için belirleyicidir; en erken duygusal yaşantılar da hastanın olgunluk deneyimleri de bu süreçten pay alacaktır. Hastalarımıza yardım etmek için uğraşırken bize en çok umut vaat eden yol, erken dönemin sarsıntılarının tüm gelişim üzerindeki etkinin analizidir bence.

36 views0 comments